Bu haber kez okundu.

“Bu Millet Yunus'u, Karacaoğlan'ı 400 Sene Sonra Fark Etti”



O bir Anadolu divanesi.
 

O, bir Karadeniz fırtınası. 

O, duygu dolu Türkülere söz olmuş, tetik çeken mısralara ve sözcüklere soyadı gibi “akın eden”, pamuk yürekli bir şair. 

O, herkesin gönül teline dokunan ünlü Türkülere söz olmuş muhteşem şiirleri yazan kalem. 

Memleketi gibi yemyeşil gözleri, kar düşmüş saçları, 1 metre 90 santim boyu ile tüm heybetine rağmen göğüs kafesinde yufka gibi bir yürek taşıyor. 

Yörede “Kavlan” olarak adlandırılan Çınar ağacına yazdığı şiirleri nedeniyle memleketinde iki ayrı parkta adına şiir anıtı dikilen şiir ve söz dünyasının çınar ismi. 

Mızrabın tetik çekip telin vurduğu şahsiyet. 

Halil İbrahim destanının membaı. 

Herkese hayat dersi verircesine, yaşamın bir gün, bir saat bitebileceğini muhteşem mısralarla bize hatırlatan, Annesi Zekiye Hanım’ı kaybedince kaleme aldığı “Yolun sonu görünüyor” diyen şiir dünyasının aksakalı. 

O, hasretin ve kavuşmanın timsali turnalarla dertleşen ve  “Turnam başım darda benim” sözüyle duygularımızı alabora eden şimal rüzgârı. 

O, PKK’nın Apo’dan sonra ikinci adamı olan Şemdin Sakık’a şiirlerini okuyunca duygu dünyasının tüm şifre ve kapılarını açtıran ve “Bir zamanlar bir sevdiğim kız vardı, onun için Kürdistan’ı dahi satabilirdim” diye mektup yazmasına neden olan şair. 

Sanatı toplum için yapanlardan. 

Kitabının gelirini hayır kurumlarına bağışlayacak kadar da yüce gönüllü. 

Onu size daha yakından tanıtmak üzere Erzurum’dan yola çıkarak tam 1050 kilometre yol gittim ve pamuk yüreğine konuk oldum. 

Kadim Teyp’imi onurlandırdı, adeta beynimize ve duygu dünyamıza kazınan tüm şiirlerinin öyküsünü bizzat kendisinden dinledim.   

Misafirperverliği, babacanlığı ve beyefendiliği ile ona olan hayranlığım kat be kat arttı. 

Evet, bu haftaki konuğum,  

Turnam Başım Darda benim,  

Tel vurdu beni,  

Halil İbrahim ve  

Yolun sonu görünüyor gibi sembol Türkülerin söz yazarı, şair Sayın Dursun Ali Akınet. 

100’den fazla şiiri Türkü olarak bestelenmiş. 

Ordu Fatsa’da yaşıyor. 

71 yaşında. 

Alçakgönüllü, kibar ve beyefendi. 

Sözünü tartarak söylüyor, şiir yazar gibi konuşuyor. 

Röportaj başlığım gibi kadim dostum, meslektaşım TİMEF Başkanı Sayın Şakir Gürel’i arıyor ve Sayın Akınet’in telefonunu rica ediyorum. 

Sağolsun, hemen buluyor ve bana iletiyor. 

Telefonla ulaşıyorum pamuk yürekli şaire, tereddütsüz “buyur gel, beklerim” diyor. 

Tam tamına 1050 KM yol kat ediyor ve Sayın Akınet ile buluşuyorum. 

Beni alarak doğup büyüdüğü yeşilin her tonu ile bezeli muhteşem köyüne götürüyor. 

Fındık bahçelerinde dolaşıyor, söyleşiyoruz. 

Doğup büyüdüğü evinin önünde objektifime poz veriyor. 

Bahçenin bir köşesinde oturup sohbete başlıyoruz. 

Hazır mısınız? 

O zaman buyurun, sizi Fatsalı sembol şair Dursun Ali Akınet ile baş başa bırakıyorum. 




YOKSULDUK, OKUYAMADIM 

Dursun Ali Akınet’e, her konuğuma sorduğum gibi “Dursun Ali Akınet kim?” diye sorarak başlıyorum söyleşiye. 

Şairce bir giriş yapıyor ve yıllar önce gezip dolaştığı Erzurum’a yazdığı bir şiiriyle başlıyor sözlerine. Erzurumlu Dadaşlara selam göndererek. 


Palandöken’de gül açar,
 

Hazan ile kalır naçar 

Pasinler’e kervan geçer 

Erzurum’dan Erzurum’dan. 

 

Nerede benim nigarım 

Baş döndüren rüzigarım 

En nadide yadigârım 

Erzurum’dan Erzurum’dan. 

 

Derem güllerini derem 

Ne gelen var, ne giderem 

Yâre karanfil gönderem 

Erzurum’dan Erzurum’dan 

 

Dumlu’da kar sütun sütun 

Güngörmez yolunu tutun, 

Sarı Gelin Nene Hatun 

Erzurum’dan Erzurum’dan. 


Akınet, 1945 yılında Fatsa’nın Sazcılar köyünde doğmuş.
 

Okumak için yakın köydeki okula büyük zorluklar ve doğal engelleri aşarak gidip gelebilmiş. 

Bakın nasıl? 

“Köyümüzde yol iz yoktu. Gideceğimiz yere yayan ya da atlarla giderdik. Öküz arabası dahi zor geçerdi. Köyümüzün camisi dahi yoktu, şu tepenin arkasındaki camiye giderdik, bayram ya da Cuma namazlarında. Okul da olmadığı için 3-4 kilometrelik geçit vermez yolları aşarak 1,5-2 saat yürür, ancak ilkokula ulaşırdık. Köyümüze en yakın ilkokul olan Evkaf İlkokulu’nda okudum. Ancak, dereleri, ormanları, doğanın bütün engel ve engebelerini aşarak çamurlara bata çıka okudum. Böyle yollar o zaman olsa ben okurdum. Babamı 11 yaşımda kaybettim. Geçim derdi omuzlarımdaydı. Fındık bazen olur bazen olmaz. Yetmiyordu fındık geliri bize.  Zaman zaman da eşeğe odun yükler Fatsa’da satardım. Fırınlar, çoğu zaman odun var der almazdı, 1 lira 75 kuruşa bir eşek yükü odun sattığımı bilirim”. 




KURTARILMIŞ BÖLGE FATSA, NOKTA OPERASYONU VE 12 EYLÜL İHTİLALİ 

Bu şartlar altında ilkokuldan sonra okuyamamış Akınet, askerlik yaşı gelince de tertip edildiği birliğinin yolunu tutmuş. Teskerenin ardından Fatsa’ya geri dönmüş ve cipcilik yapmaya başlamış. Ardından taksicilik. Taksicilik yaparken takvimler 1978’i göstermektedir. Tırmanan terör olayları ve Fatsa’nın kurtarılmış bölge ilan edilmesiyle her Fatsalı gibi o da zor günler geçirmeye başlamış. 

Devam ediyor; 

“Taksiciliği de yapamaz oldum. Birini bir yere götürüyorsunuz öbürü geliyor onu nereye götürdün, tersi durumda yine aynı şeyler. Çok sıkıntı çekmeye başladık. Çok insan öldü Fatsa’da. Amcamın oğlu gemiye bindi ve Yunanistan’a kaçtı. Ben kaçamadım. 5 çocuk var, onları bırakıp nasıl gideyim Fatsa’dan? O ara imdadımıza Kenan Evren’in 12 Eylül’ü yetişti. Aslında 12 Eylül 1980 ihtilalinden önce Temmuz ayında Fatsa’ya bir nokta operasyonu yapıldı. Kurtarılmış bölgeyi kırmak ve ortadan kaldırabilmek amacıyla. Bu nokta operasyonu aslında az da olsa bir nefes aldırmıştı Fatsa’ya. Guruplar dağlara çekildi. Ortalık biraz rahatladı. Benim şiirimin kahramanı Halil İbrahim’in öyküsü de o zamana aittir. Halil İbrahim o operasyonlarda vuruldu. Şiirimde ‘el yerine vuruldu’ deme sebebim odur. Terörist değildi ancak o operasyonlar sırasında kaçmaya çalışınca vurulmuştur”. 

Sohbetin tam da bam teli olan bu noktada sözünü bal ile kesiyor ve ünlü Halil İbrahim şiirine konu olan o öyküyü anlatmasını rica ediyorum. 

İşte, Musa Eroğlu tarafından kamuoyuna tanıtılan o şiirinin öyküsü. 




FATSALI HALİL İBRAHİM DESTANI 

“Dostlarına "hayır" diyemeyen biriydi Halil İbrahim.  

Yoktu öyle bir sözcük onun lügatinde.  

Saat, gramofon, kilit ve şemsiye gibi tamiratların yanında gizli gizli tabanca tamiri yaptığı bilinirdi. Çoğu Karadenizli akranı gibi silahsız dolaşmazdı zaten.  

Küçük dünyasını evi ile dükkânı arasında kurmuş zamanına göre oldukça iyi giyinen, kıvırcık saçlı, genç irisi, kısacası "sırım gibi bir Karadeniz delikanlısı" idi. 

Gel zaman git zaman Halil İbrahim komşu köyün ağasının kızına vurulur, üstelik aşkı karşılıksız da değildir.  

Ağanın nabzı yoklanır.  

Gelen yanıt olumsuzdur.  

Çaresiz kalan Halil İbrahim kendinden beklenileni yapar, ağanın kızını kaçırır.  

Ağa bu kaçırma olayını hazmedemez ancak olan olmuştur, ayrıca hesap görme konusunda acelesi yoktur. 

Ve Halil İbrahim'in askerlik zamanı gelir çatar.  

Ardından yolunu gözleyen karısından başka bir oğlu ve kızı bulunmaktadır.  

Asker ocağında aldığı mektup ise yüreğini dağlar. 

Zalim ağa, Halil İbrahim'in tapusuz arazilerini üzerine geçirdiği gibi kızını da geri alıp götürmek üzeredir.  

Halil İbrahim dayanamaz ve firar eder.  

Köyüne gelir ormanlık bölgede uzunca bir süre tutunmayı başarır ve fırsat kollamaya başlar.  

Ancak jandarma müfrezesi çemberi daraltmıştır.  

Kaçınılmaz son gerçekleşir, Fatsalı Halil İbrahim yakalanır.  

Onu yakalamak için oldukça uzun bir zaman harcayan jandarma çok öfkelidir. 

Telefon direğine bağlanarak çok şiddetli bir şekilde dövülür.  

Bu dövülme anı Halil İbrahim'in kalan ömründe sara nöbeti gibi sürekli önüne çıkacak âdeta onun kâbusu olacaktır. 





Dağda Kızıl Ot Biter
 

İçinde Keklik Öter 

Eşkıyadan Da Beter 

Uslan Be Halil İbrahim 

 

Kıvırcık Saçlarına 

Kar Düşmüş Uçlarına 

Dağın Yamaçlarına 

Yaslan Be Halil İbrahim 


Halil İbrahim cezasını çeker ve askerlik görevini tamamlayarak köyüne geri döner. 
 

Karısı elinden alınıp çocuklarıyla birlikte başka birine verilmiştir.  

Artık hiç bir şey eskisi gibi değildir.  

Hele Halil İbrahim hiç değildir.  

İnsan içine çıkamaz durumdadır.  

Herkesin kullandığı yolları kullanmaz, dağlık ve ormanlık yerleri mekân tutmaya ve mümkün olduğunca gece dolaşmaya başlar.  

Tabancası ise her zaman ki gibi yanındadır.  

Zamanla ormandaki evine ve eski mesleği olan tamirat işlerine geri döner.  

Özellikle o dönemin gözde müzik aleti olan gramofonun tamiri konusunda şöhreti Fatsa sınırlarını aşmıştır. 

O dönemi hatırlayanlar çok iyi bilir. 

Bu arada 12 Eylül öncesi Fatsa bir hayli karışmıştır.  

Kurtarılmış bölge ilan edilen ilçede geniş çaplı bir operasyon yapılır. 

Tek başına yaşayan Halil İbrahim'in evi bir çatışma sırasında önce yıkılır daha sonra yakılır.  

Yangından kurtarabildiği gramofonunu ve bir takım tamir aletlerini yakındaki bir mağaraya taşır. Orada barınmaya başlar ve insanlardan iyice uzaklaşır.  

Bu arada yaşlanmış kıvırcık saçlarının uçlarına kar taneleri düşmüştür.  

Ancak gene de hiç kimsenin gündüz bile gidemediği yerlerde hem de gecenin zifirî karanlığında pervasızca dolaşmaktan çekinmez. 


Derede Su Durulur
 

Dal Köprüler Kurulur 

El Yerine Vurulur  

Aslan be Halil İbrahim 

 

Kıvırcık Saçlarına 

Kar Düşmüş Uçlarına 

Dağın Yamaçlarına 

Yaslan Be Halil İbrahim 




İşte böyle gecelerden birinde mekân tuttuğu mağarasından oldukça uzaklaşan Halil İbrahim, amansız bir fırtınaya yakalanır. 
 

Dağ, orman, dere demeden saatlerce yürüdükten sonra bir yakınının evini görür.  

Çaresiz sığınacaktır, ancak vakit bir hayli geç olmuştur.  

Ev halkını uyandırıp rahatsız etmek istemez.  

Feci bir şekilde ıslanmış ve yorgunluktan bitap düşmüştür.  

Mısır alafı ile ot dolu samanlığa girer, tabancası belindedir ve anında uykuya teslim olur.  

Uyandığında jandarma müfrezesinin namluları üzerine çevrilmiş durumdadır.  

Hiç bir şey yapamaz silahını verir ve teslim olur.  

Jandarma ev halkının tamamını sorguya çeker.  

Herkes Halil İbrahim'i tanımaktadır.  

İfadelerin tamamında ona destek verirler.  

Her şey yoluna girmektedir, Halil İbrahim'in kurtulması an meselesidir.  

Çünkü o dönem silahını teslim edenler soruşturmaya tabi tutulmamaktadır.  

Halil İbrahim ise çok tedirgindir.  

Yıllar önceki o kahrolası dövülme anı olanca şiddeti ile tüm benliğini kaplar.  

Yeniden o anı yaşama olasılığı onu deli etmektedir.  

Belli etmemeye çalışır ancak zangır zangır titremektedir.  

Jandarmaların bir anlık dalgınlığında faydalanan Halil İbrahim Hasano Deresine doğru koşmaya başlar. Fırtına sonrası dal köprüyü sel almıştır.  

Azgınlaşan dereyi türlü zorluklarla geçer, bir müddet daha koşar, tam ormana gireceği anda başından vurulur.  

Yere düşmez Halil İbrahim, kayalara yaslanır.  

Ölürken de aslandır Halil İbrahim.  

Israrla ve inatla ayakta kalmaya çalışır.  

Dur! Kaçma! Sesleri arasında hızlanmaya çalışırken kayalardan aşağı yuvarlanır.  

Silah sesleri birbirine karışır, ortalık kıyamet gününe döner. 

Fatsalı Halil İbrahim sonunda düşer. 

Bir başka ifade ile "anarşist yerine" vurulur”. 

Uğruna ağıtlar yakılır ve onun hikâyesini Dursun Ali Akınet yazar ve Türkü yapılan bu şiir, hafızalara kazınır. 


Müfreze Dağı Sarar
 

Dağda Kaçaklar Arar 

Geçit Vermez Kayalar 

Hızlan Be Halil İbrahim 

 

Kıvırcık Saçlarına 

Kar Düşmüş Uçlarına 

Dağın Yamaçlarına 

Yaslan Be Halil İbrahim. 


Dursun Ali Akınet, Fatsalı Halil İbrahim’i bizzat görenlerden. 
 

Hikâyesini anlatırken hüzünleniyor.  

Köyünden dönerken Halil İbrahim’in başından vurulup, düşmemek için yaslandığı kayayı ve kayadan düşerek can verdiği yeri, yani şiirdeki ifadesiyle Hasano Deresi’nin yanında durarak objektifime poz veriyor. 

Yıllar sonra bu öykünün şiirini yazarak gönüllerde taht kuran Akınet, beni de hüzünlendiriyor. 




DEVRİMCİLER ÇOCUKLARIMI KULLANMAYA BAŞLADILAR 

Dursun Ali Akınet, yaşam öyküsünü anlatmaya devam ediyor. 

Babasını erken kaybeden ve geçim sıkıntısı yüzünden okuyamayan Akınet’in yaşadığı bu kaderi, bu kez çocukları yaşanan terör olayları yüzünden yaşıyor. 

Lisede öğrenimlerini yarıda kesmek durumunda kalıyorlar. 

Devam ediyor; 

“Çiftçilik, cipcilik, taksicilik yaparken çocuklar büyüdü. Çocuklarımı okutuyordum. Çocuklar lise çağlarındayken, devrimciler onları kullanmaya başladı. Okullarda Mahir Çayan’ın fotoğrafları asılıydı. Çocukları yürüyüşlere götürmeye başladılar. Çocuklar ortamdan dolayı doğru dürüst bir eğitim alamadılar. 12 Eylül’den sonra oldukça rahatladık. Allah razı olsun Kenan Evren’den. Kenan Evren’in aleyhine atar tutarlar. Beni de kullandılar. Bir gün bir baktım bir gazetede o kargaşalı dönemin Fatsa Belediye Başkanı Fikri Sönmez için 12 Eylül mağduru yazıyor. Ya bu nedir dedim? 12 Eylül olmasaydı biz yaşayamazdık. Yazan gazeteci ben ne bileyim dedi. Biz yaşadık o günleri. Zorluklarını biz çektik. Tabii ki biz biliriz. Bu şartlar içerisinde çocukları okutamayınca, ne yapayım diye düşünürken, mobilyacılık yapmaya karar verdim. En iyi meslek onu gördüm. Bu da son işim oldu zaten. Çocukları Ankara’ya götürdüm bir ev tuttum. Çocukları mobilya işine verdim. İyi mobilyacı oldular. İkisi şu an yurt dışında inşaat işiyle uğraşıyorlar, bu mobilya ustalığı sayesinde. Biri Fransa’da, diğeri İngiltere’de. Demek ki, çocuklarım adına iyi bir karar vermişim. Ben de o arada Fatsa’da mobilya mağazası açtım. 14 yıl bu işi yaptım. İyi para kazanamadık ama geçindik çok şükür. Her şeyin acemiliği var, biraz da sermaye azlığından ancak bu kadar olabildi. Bizim hayatımız böyle geçti”. 


İLK ŞİİRİ ÇİT 

Şiir yazmaya 1962’de başlamış. Onlarca şiiri de yaşam mücadelesi sırasında kaybolup gitmiş. Düzenli olarak şiir biriktirememiş. İlk şiirini köylerde ambarın küçüğü denilebilecek kuru erzak biriktirilen çitlere yazmış.  

 

Çite bakarım çite 

Üstünde kuşlar öte 

Ne derman bulamadım 

Ne de bu derdim bite 

 

Çitin üstü yanı bayır 

Bayırı sarmış çayır 

Zalim eline düştüm. 

Kayır Allah’ım kayır 

 

Fatsalıyım Fatsalı 

Elimde fındık dalı 

İflah olmam yanarım 

Sevdalıyım sevdalı. 

 


KEMENÇECİ FİKRİ ABİNİN EMEKLERİNİ UNUTAMAM 

Askerde de şiir yazmaya devam eden Akınet, birliğine atanan bir edebiyat öğretmeni olan Amasyalı Cafer Duman adlı yedek subay ile şiirlerini paylaşmaya başlamış ve ona okuyarak değerlendirmesini istermiş.  

“Bu nasıl olmuş? Diye soruyorum. Çünkü bir yere geliyorsun, acaba doğru mu yanlış mı diye tereddütte kalıyorsun. O yüzden onun fikrini alırdım. Bana, ‘ben buna el süremem’ diyor sağolsun. Yine de her cümleme, her mısrama hassasiyet gösterdim. Şiirlerime uzun süre kimse ilgi göstermedi. Şu an bulunduğumuz köyde yan komşumuz kemençeci Fikri abi vardı. Çok zeki insandı. Çok güzel kemençe çalardı. Çok kitap okurdu. Ondan ödünç kitaplar alırdım. Mesnevi dahi vardı onda. Ona Mesneviyi okurdum. Hayber Kalesi’ni okurdum mesela dayıma, ya o uyurdu ya ben. (Gülüşüyoruz) Fikri amca çok aydın insandı, kitap alışverişimiz olurdu. Çok erken kaybettik onu. 33 yaşında rahmetli oldu. Çok emekleri var unutamam. Bana Türküleri sevdiren de odur. Keşke biraz daha yaşayabilseydi”.  




MUSA EROĞLU OKUYUNCA
 

Dursun Ali Akınet, yazdığı şiirlerinin bazılarının Türkü yapıldığını, uzun bir süre beğenilmediğini, ancak Musa Eroğlu’nun bu Türküleri okuyunca patladığını ve kamuoyunun onu tanımaya başladığını şöyle anlattı; 

“Aradan zaman geçti, Fatsalı bir mühendis var, o Türkülerime müzik yaptı. İstanbul’da beğenilmedi bu Türküler. Fakat Musa Eroğlu çok beğendi. Ondan sonra Türkülerim ve şiirlerim tutulmaya ve sevilmeye başladı. Ve buralara kadar geldik. Mobilyacılık mesleğinin ardından şiire daha çok zaman ayırabildim. Çünkü iki satır yazıyorsun, alacak çıkıyor verecek çıkıyor, müşteri geliyor derken tadı yoktu. 1999’a kadar bir kitap yapabildim. 2012’de Şimal Esintileri adlı ikinci kitabım çıktı. Tutuldu şiirler”. 




PİYASA YİYİCİLERİN ELİNDE, KİMSE PARA VERMEK İSTEMİYOR, MESAM YETERSİZ KALDI 

Akınet, her yazar ve şairin yaşadığı telif sıkıntısından söz etmeden edemiyor. Şiirlerini kullanan ya da kullanacakların telif ücreti ödeme konusunda para vermekten imtina ettiklerini ifade ediyor. 

“Kimse para vermek istemiyor. İnternette müzik indirme işinden sonra da MESAM (Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği) yetmemeye başladı. Oradan maddi anlamda bir şey gelmiyor. Şimdi bir şirkete verdim. İnşallah oradan bir şeyler gelecek. Piyasa hep yiyicilerin elinde kalmış. MESAM’dan önceleri bir şeyler alıyorduk. Onlarda da kabahat var. Adam bir albüm yapıyor, 12 liraya satıyor. İnsanımız ya 2 liraya korsanını alıyor, ya da internetten ücretsiz indiriyor. 100 Türküyü parasız indiriyor, albüme para vermiyor. O yüzden MESAM’ın geliri düştü. MESAM, beceriksiz. Mesela Yunanistan’da yılda toplanan telif toplamı 60 milyon Euro iken, ülkemizde ise 10 milyon dolar. Almanya’da bu rakam yılda 3 milyar Euro. Almanya’da MESAM yönetimi yılda bir kez toplanırmış, Türkiye’de 12 üye var ve ayda 4 defa. Bizde üyeler toplantı başına bin lira alırken, Almanya’daki üyeler ücretsiz toplanıyormuş. 4 de ayrı kurul var, aşağı yukarı 100 kişi maaş alıyor. Lüks oteller, uçak seyahatleri derken, MESAM’ın kazandığı onlara yetmiyor ki, bize yetsin. Çok yüksek kiralar ödüyorlar. Dört beş yıl önce sordum ayda 20 bin lira. Aslında bir belediyeye başvursalar, belediyeler sanatçılardan para falan da alamazlar. Yap binanı bari kiradan kurtar. Şimdi bu kira bedeli daha fazladır, bu da çok büyük para yani. Masrafı karşılamıyor”.  

Araya girip soruyorum, “Peki ne yapılmalı?”, cevaplıyor, 

“Çok basit. Diğer ülkeler, gelişmiş ülkeler ne yapıyorsa sen de onu yapacaksın. Yunanistan, Almanya nasıl topluyorsa sen de öyle toplayacaksın. Hükümet’e de tavsiyem budur ki, anayasa ile laiklikle uğraşacağına, ülkenin değerleri ile sömürülen sanatçıları ile uğraş. Dünyada 4 milyar insan laiklik sayesinde birbiri ile çok rahat geçinebiliyor. Laiklik olmayan ülkeler ise birbirini kesiyor ya da boğazlıyor. Yani sözün özü, onlar nasıl yapıyorsa sen de onu yapacaksın. Avrupa Birliği terörle mücadele kanunu değiştir diyor. İngiltere’de teröristi övmenin cezası 5 yıldan başlıyor. Sen de onu getir. Tayyip Erdoğan’ın gözü padişahlıkta, 200 sene öncesine gitmek istiyor. Bu kafa Avrupa ile uyum sağlayamaz. Yanlış burada. Şeriatla yönetmeye kalkarsan memleketi, Osmanlıya geri dönmek istersen, yarın öbür gün Suriye gibi Irak gibi senin memleketinde karışacak. Şimdi yüzde 50 oy alırsın, ama iş işten geçtikten sonra oy da alamazsın, ülkenin gidişatını da durduramazsın, geçmiş olsun. Her şeyin bir ilacı var, bulabilir, görebilirsen. Avrupa standartlarına uyacaksın. MESAM da bunu yapacak. Konuşuyorlar konuşuyorlar, herkes çok biliyor, ortada bir şey yok. Ben arada bir söylüyorum onlara, Avrupa nasıl yapıyorsa siz de onu yapın diye. Çalışın, onlardan bir şeyler öğrenin”.  




ABD AYA MAYMUN GÖNDERDİĞİNDE BİZİM HOCALAR ONLARA KÂFİR DİYORDULAR 

Akınet, hem ülkenin içinde bulunduğu durumdan rahatsızlıklarını hem de MESAM’ın beceriksizliklerini anlatırken,1962 yılında ABD tarafından uzaya gönderilen ilk şempanze HAM’dan bahsediyor. ABD maymunları ardı ardına maymun gönderirken ülkenin din hocalarının onlara kâfir dediğini hatırlatıyor ve şöyle devam ediyor; 

“O zaman ABD uzaya maymun yollarken, bizim hocalar onlara kâfir diyordu. 1969’da askerliği bitirdiğimde, aya ilk insan ayak basmıştı. O zaman aynı hocalar bunun Kur’an’da yeri var demeye başladılar. O insan aya ayak basmadan desene, bastıktan sonra niye diyorsun? 108 tane Nobel ödülü verilmiş, 2’sini Müslüman almış. Madem Kur’an’da var, sen al Nobel’i. Allah sana akıl vermiş, aklını çalıştır, Kur’an aklet diyen bir din. Allah sana öyle bir beyin vermiş ki, her şey onun içinde var. Yeter ki kullanabil yani. Bizi noksan tarafımız bu. İyiyi kötüyü göremiyor, ayırt edemiyoruz. O yüzden bu ülkede sanatçıya verilen değer de ancak bu kadar olabiliyor. Söyleyince de kötü oluyorsun”. 




YOLUN SONU GÖRÜNÜYOR 

Kalkıyoruz ve köy çıkışındaki mezarlığa doğru yürüyoruz. Akınet, rahmetli annesini 79 yaşında kaybetmiş, vefatından sonra kaleme aldığı “Yolun sonu Görünüyor” adlı şiirinin öyküsünü anlatıyor.  

Annesi Zekiye Hanım’ım mezar taşında o şiirden bir kıta var.  

Fatiha okuyup hüzünlenince o şiirin hikâyesini anlatmaya başlıyor. 

“Anam çok akıllı, iradeli ve gururlu bir kadındı. Çok hastaydı. Midesinden rahatsızdı. Yediğini anında çıkarıyordu. Ankara’ya götürdüm. Bir çare bulamadık. Şimdiki gibi olanaklar o zaman yoktu. Çok doktor dolaştırdım, çok iyi doktorlara gösterdim,  ama çare olmadı. Doktor beni kandırdı. Mide filmi zor şu ilaçları kullansın bir hafta sonra çekelim dedi. Demek ki biliyormuş doktor. Yıl: 1987. Öleceği hiç aklıma gelmiyordu. Annemin başından hiç ayrılmıyordum. Serumu bitti. Vefat etmeden az önce bana döndü ve ‘dünya bir şey değilmiş, sadece bir nefesmiş’ dedi ve son nefesini verdi. Bütün ömrünü bir nefese sığdırdı. Bu söz beni çok etkiledi. Köydeyken bir gün yakın köye Fatsa dışından otobüsün bagajında bir cenaze geldi. Annem bunu çok yadırgadı ‘falancayı da bagajda getirmişler’ dedi. Bu söz hep aklımdaydı. Anamı gurbet elde kaybetmiştim. Hiç beklemediğim bir şeydi bu. Ne yapacağımı şaşırdım. Anadolu’da cenazeye herkes koşar. Gurbetteydim. O an için yanımda kimsem yoktu. Kimseyi arayıp gel bana kefen al, tabut temin et diyemiyorsun. Anamın çok yadırgadığı o sözü geldi aklıma.  Otobüs bagajında onu götürmek içime sinmedi. Onu bagaja koymamak için otobüs tuttum. Kendim tabuta koydum, kendim kefenini aldım. O arada yakınlarım yetiştiler. Çocuklarım, hanım ve çocuklar tabutunu koltuğa yerleştirdik, biz de yanına oturduk, ağlaya ağlaya geldik. Anam burada yatıyor. Dünya sadece bir nefesmiş sözü aklımda öylesine yer etmişti ki, o duygularla işte bu şiir ortaya çıktı. Bestelendi ve Musa Eroğlu da okudu. Otobüste anamı getirdik ama ben hep suçlu geldim. Bu yüzden hep aklıma takılır, bana o sözleri nasihat olarak mı söyledi, sitem diye mi? Ben içimden geldiği gibi yazdım. Beğenildi”. 


İşte o şiir:
 

Bana ne yazdan bahardan 

Bana ne borandan kardan 

Aşağıdan yukarıdan 

Yolun sonu görünüyor 

 

Geçtim dünya üzerinden 

Ömür bir nefes derinden 

Bak feleğin çemberinden 

Yolun sonu görünüyor 

 

Azrailin gelir kendi 

Ne ağa der ne efendi 

Sayılı günler tükendi 

Yolun sonu görünüyor 

 

 

Bu dünyanın direği yok 

Merhameti yüreği yok 

Kılavuzun gereği yok 

Yolun sonu görünüyor 

 

Geçtim dünya üzerinden 

Ömür bir nefes derinden 

Bak feleğin çemberinden 

Yolun sonu görünüyor 



 

PROFESÖRÜN VASİYETİ 

Bu sözleri besteleyen müzik insanı da elektrik mühendisi Fatsalı; Selahattin Aygün. 

Akınet, bu şiir ve Türkünün ardından yaşadığı birkaç hatırasını da paylaşıyor. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi öğretim üyelerinden Fatsalı hemşerisi Metin Şen’in kendisine aktardığı bir hatıratını anlatıyor bana. 

“Biz tanışmadan önce Sivas’ta bu Türkü çok seviliyormuş. Metin Bey’in profesör bir arkadaşı kötü bir hastalığa tutuluyor. Ölmeden önce vasiyet ediyor ve diyor ki, beni toprağa verirken bu Türküyü çalın diye. Akademisyen arkadaşları memleketine uğurlamak üzere uçağa bindirirken  bu Türküyü söylüyorlar. O zaman herkes bu Türkünün söz ve müziğinin Musa Eroğlu’ya ait olduğunu biliyor. Bu profesörün vasiyetini yerine getiriyorlar. Daha sonra Metin Bey’i İstanbul’da Ordu Gece’sine davet ediyorlar. Orada bu Türküyü Tuğrul Şan okuyor. Okuduktan sonra da diyor ki, bu Türküyü yazan da müziğini yapan da Ordulu hemşerimiz. Metin Bey inanamıyor tabii ki. Çıkıp geliyor Fatsa’ya. Metin Bey’in Ordu’da bir arkadaşı var, benim asker arkadaşım olan. Ona soruyor, bu isimde birini tanıyor musunuz. O da benim asker arkadaşım diyor. Hadi gidip tanışalım diyor ve eve geliyorlar. Ben de şu an Beşiktaş Belediye Başkanı olan Murat Hazinedar ile beraberdim. Kumru ilçesinde yapılacak olan kurultaya beni davet etti. Beraber Kumru’ya gittik. Onlar da peşimizden gelmişler. Aramızda üç masa var. Konuşmaların ardından asker arkadaşım Tansu’yu gördüm ve yanına gittim. Metin Bey’i öyle tanıdım ve bu öyküyü de ondan dinledim”.  




ADAM NE YAZMIŞ YAV 

Dursun Ali Beyin, şiiriyle ilgili son anlatısı ise çok daha ilginç; 

“Bir de Samsun’da rahmetli olan Nazım Dervişoğlu’nun cenazesini Fatsa’da bekliyorduk. Cenaze gecikti. Herkes bir köşede oturup sohbet etmeye başladı. Benim de teyzemin oğlu var Naim abi. Cenazede ne söylenir, şu iyiydi, şöyle iyi insandı falan. Naim abi efkârlandı ve eliyle sırtıma vurarak, ‘teyzeoğlu adam ne yazmış yav, yolun sonu görünüyor’ diye. Ezbere okuyor benim şiiri. Ben de çaktırmadım, gerçekten adam güzel anlatmış dedim. Bir şey demedim, önemli olan o Türkünün bu kadar sevilmesi, gönüllerde iz bırakması ve halka mal olması. Sevmesi hoşuma gitti Naim ağabeyinin. (Kahkaha atıyoruz)”. 




KAVLAN AĞACI İKİ PARKA ANIT ŞİİR OLMUŞ 

Dursun Ali Akınet, Fatsa’da çınar ağacının kavlan diye adlandırıldığını söylüyor. Bu kelimenin etnolojisini araştırdığını ve gövde kabuklarının kavlayarak dökülmesinden geldiğini bulduğunu anlatıyor. Bu bilgiyi de Fatsa’da yaşayan ve sonradan ölen Ermeni asıllı eczacı Levon’da bulduğunu ifade etti. 

Akınet, tıpkı Nazım Hikmet gibi çınar ağacına şiir yazanlardan.  

Ancak o yöredeki adıyla kavlan ağacı diye yazmış şiirini. 

Fatsa’da çok sayıda asırlık kavlan ağacı mevcut. 

Fatsa Belediyesi de ona ithafen ve vefa örneği olarak bu şiirini iki ayrı parktaki kavlan ağacına anıt şiir olarak asmış. 


Şiir şöyle: 
 

Asırlardır burada duruyorsun 

Bir yemiş mi verdin kavlan ağacı 

Rüzgâra gem vurup durduruyorsun 

Nedir senin derdin kavlan ağacı 

 

Yüzün gülsün bari güneş doğarken 

Gocunursun bulutlara değerken 

Çıplak dallarına karlar yağarken 

Üşüdün ürperdin kavlan ağacı 

 

Bir sevda uğruna tutuşup yansam 

Düşlerime girsen öyle uyansam 

Ne zaman gurbetten sılayı ansam 

Aklımdan geçerdin kavlan ağacı 

 

İdam sehpasıydın kırklardan önce 

Asılıp can vermek kolay mı sence 

İnfazın ardından hüzün çökünce 

Tir tir titrerdin kavlan ağacı 

 

Gördüğün ağalar paşalar kimdi 

Lokman dedikleri hangi hekimdi 

En büyük gün yirmi dokuz ekimdi 

Ata’yı severdin kavlan ağacı 

 

Felekten bir gece çalmak isterdim 

Seninle beraber olmak isterdim 

Her zaman yanında kalmak isterdim 

Sen neler isterdin kavlan ağacı. 

Kavlan ağacının önünde bana poz veren Akınet, şiirinde bahsettiği gibi 1940’lı yıllardan önce bu ağaçların idam sehpası olarak kullanıldığını ve sayısı bilinmemekle beraber çok sayıda insanın kavlan ağacı dallarından asılarak idam edildiğini anlattı. 


KAVLAN AĞACI ADRES VE BULUŞMA NOKTASI OLMUŞ 

Akınet, memleketine ve kültüne çok duyarlı.  

Kavlan ağacı ile ilgili yörede gelişen tüm kültürü benimle paylaştı. 

Yöre insanının asırlık kavlan ağaçlarının bulunduğu meydanı adres ve buluşma noktası olarak belirlediğinden hareketle şunları anlattı; 

“İnsanlar buluşacak, nerede kavlan ağacının dibinde. Sevgililer buluşacak, nerede kavlan ağacının olduğu yerde. Bir dükkânı tarif edecek birisine, kavlan ağacının olduğu yerde sağ kolda diye tarif etmiştir hep. Düğün için alışveriş yapacaklara dükkân tarif edilirken yine kavlanlı meydan gösterilirdi. Bir de kötü bir insan varsa, onu kastederek, böylelerini asacaksın kavlan ağacından denirdi onun hakkında. Burada şu karşıda denizin ortasında bir ada var. Adı Murçuval. Cahil adama burada derler ki, ne biçim adamsın, senin yerinde olsam Murçuval’dan aşağı atardım kendimi. Böyle ifadelerimiz vardır bizim”.  




BİZİM MEDYA ECEVİT’İ, UĞUR GÜR’Ü, YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN’İ ŞAİR YAPTI 

Ve sözü şiire getiriyor. 

100’den fazla şiiri Türkü olarak bestelenmiş. 

“Şiirin terazisi yok”  diyerek devam ediyor. 

Sitem ve eleştiri dolu sözlerle bakın neler söylüyor; 

“İyi şiirle kötü şiiri ayırabilecek çok az insan var. Bizim medya, bizim TV’ler, gazetelerimiz Ecevit’i şair yaptı, Yekta Güngör Özden’i şair yaptı. Emniyet Müdürü Uğur Gür’ü şair yaptı. Önlerine geleni şair ilan ediyorlar ama asıl şairleri göremiyorlar ya da görmek istemiyorlar. Bir Bekir Sıtkı Erdoğan’ı medya, TV ve gazeteler fark edemedi. Adam öldü gitti. Abdurrahim Karakoç, karşısına 10 şair çıkardılar. Yunus’u, Karacaoğlan’ı 400 sene sonra fark etti bu millet. Zamanında tanısanız olmaz mı? Mevlana ve benzerleri, yani iktidara şiir yazanlar kendilerini iyi satmışlar. Mesnevi’yi okudum, devrin iktidarını ve dini övüyor. Mevlana 20 sene sonrasını göremezken, Karacaoğlan bugünleri çok net görmüş. Ama bizim milletimiz Mevlana’ya tapmış, Yunus’u, Karacaoğlan’ı tanıyamamış, ama şimdi tanıyorlar. Necip Fazıl, müthiş bir beyin. Yazmış. Ama bir Yitik Ozan var. Onu kimse gerektiği gibi bilmez. Bağlamayı öyle anlatmış ki, benzersiz. Böyle insanlardan 50 tane 100 tane bulamazsınız. Şimdi git Fatsa’da insanlara şair sor, size tavsiye edeceği yığınla şair vardır ama ben yokumdur. İnsanlar kendi değerini tanımaz. Ordu’da şiir etkinliği yaptılar. Beni de davet etiler, gittim. Niye gittim? Kendini ağırdan satıyor demesinler diye. Yemekler, masraflar falan, 100’den fazla şair gelmiş. Yurtdışından da var. Ama içi boş. Kimse yok. Ondan sonra gitmedim artık. Bir sonrakinde sormuşlar, yahu neden yok diye. O demişler, şiir okumasını bilmiyor. Beni kusurlu şair saymışlar. (Gülümsüyor) Ne yapacaksın, bilmeyene bir şey anlatılmaz. Bakın bağlama çalan adam bile, etrafında iyi dinleyici yoksa iyi çalamaz”.  




ABDULLAH GÜL’E İMZALADIĞI KİTABI BANA NASİP OLDU 

Akınet, bana Şimal Esintileri adlı kitabını hediye etmek için evine çıkarken, 22 Kasım 2012’de dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ordu’yu ziyaretinde aldığı davet üzerine bu kitabı imzalayıp hazırladığını ve yemeğe katıldığını ancak takdim edemediğini söyledi.  

O kitap da bana nasip oldu. 

“Yemeğe katıldık. Ben de imzaladığım kitabı çantama koymuş bekliyordum. Beni adam yerine koyup tanıştırmadılar. Ben de zorlama işi sevmem. Gidip ben şuyum buyum demem. Sevmem öyle işleri. Kitap çantamda kaldı. O kitap da bak sana nasip oldu. Kıymetini bil, cumhurbaşkanının kitabı artık sende” diyerek bana takılmayı da ihmal etmedi. 




Haberi okumak için tıklayınız 


ŞEMDİN SAKIK’IN AKINET’E YOLLADIĞI VE İLK KEZ GÜN YÜZÜNE ÇIKAN TEŞEKKÜR MEKTUBU 

Akınet, Şimal Esintileri adlı kitabını, yakın dostu Trabzonlu savcı Ahmet Yavuz’a imzalayıp verdiğini, Yavuz’un daha sonra Diyarbakır cezaevine savcı olarak atandığını söyledi.  

Savcı Yavuz’un bir kitap da Diyarbakır Cezaevi’nde cezasını çeken, PKK’nın Abdullah Öcalan’dan sonra ikinci adamı Parmaksız Zeki kod adlı Şemdin Sakık için de imzalayarak göndermesini istemiş.  

O da göndermiş. 

Sakık, kitaptan çok etkilenmiş ve duygu ve düşüncelerini içeren üç sayfalık bir teşekkür mektubu yazmış Dursun Ali Akınet’e. 

Mektubunda öyle şeyler yazmış, öylesine gizli hislerini orta yere dökmüş ki. 

Akınet, bu mektubu bana verdi. 

Sakık’ın bu mektubu Türk basınında ilk kez gün yüzüne çıkıyor. 

Şemdin Sakık bu mektupta sevdiği ve hiç kavuşamadığı kızdan bahsediyor. 

Yüreğinin derinliklerinde sakladığı duyguları bu mektuba dökmüş. 

Bu kitap elinde olsa ona duygularını daha güzel anlatabileceğinden bahsediyor. 

Akınet, “Hiçbir edebiyatçı üç sayfa mektup yazmaz, yazamaz. Bu mektupta hiçbir hata bulamıyorlar. Okuyamamış, bunun ezikliğini de çok yaşamış belli ki. Ancak bana mektup yazarken çok özenmiş. Duygularını yazıya dökmüş ve bana yollamış. İlk kez sana veriyorum bu mektubu” diyor. 

Ben de ilk kez bu mektubu sizinle paylaşıyorum. 

İşte o mektuptan pasajlar, yoruma gerek yok aslında. 

“Benim için imzalayıp postaya verdiğiniz “Şimal Esintileri” isimli şiir kitabınızı ikinci haftada aldım. Kitabı alır almaz, şükran duygularımı ifade etmek için yazmak istedim. Ama hemen yazmak kolay olmadı, geciktiğim için lütfen özrümü kabul edin”. 




KOĞUŞUM VE HOBİ SALONUMUN ELEKTRİKLERİ KESİKTİ 

Şemdin Sakık, Diyarbakır E Tipi Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu okuma komisyonu tarafından görülen, okunan ve damgalanan mektubunda, yazmakta gecikme sebebi olarak faturası ödeyemediği elektrik faturasını gösteriyor. 

Sakık, mektubunun satır aralarına o kadar çok şey sığdırmış ki,  

“Benden kaynaklanan bazı nedenlerden dolayı yazmayı geciktirmek zorunda kaldım. Birincisi, yaklaşık üç aydır koğuşum ve hobi salonu olarak kullandığım odanın elektriği kesikti. Bir de bu durumdan kaynaklanan bazı sorunlarla uğraşmak zorunda kalmadım. Neyse ki bazı işadamlarının yardımları sayesinde elektrik faturamı ödeyebildim ve böylece bilgisayarı kullanma olanağı buldum. Elle yazmak mı? Doğrusu düşünmedim değil, ama bir dizi hata yaparım diye cesaret edemedim, ne de olsa bilgisayarda yazarken tekrar tekrar üstünden geçip hataları telafi etme imkânı vardı. İkinci neden ise, bir şaire mektup yazmanın zorlukları oldu. Evet, genelde mektup yazmakta sorun yaşamam, on yıllardır aynı klişeleri tekrarlayan siyasetçilere, masa başından kalkmayan ve dolayısıyla gerçeklerden kopuk konuşan ‘terör uzmanlarına’, beni arkadan hançerleyen harami kardeşlerime, yıllardır beni bu tek kişilik odada yaşatan dostlarıma tecrübelerime ihtiyaç duyduklarını sandığım gençlere mektup yazmakta zorlanmıyorum. Ne de olsa sorunlar aynı, önerilen sorunlar aynı, ne de olsa kalıplar aynı, klişeler aynı, diz birkaç klişeleşmiş cümleyi, al sana upuzun bir mektup. Onlara yazarken kendimi o kadar kaptırırım ki, bir iki sayfa yeterlidir diyerek başladığım mektubu beş – on sayfada bitiririm. Geçen aylarda başbakana 11, parti başkanlarına 10’ar sayfalık mektuplar yazdım, yine de zorlanmadım. Ama sadece kelimeleri değil, harfleri bile ustaca, büyük bir maharetle kullanan, üstelik cehaletimden dolayı, tanımadığım aksakallı ve bilge bir şaire yazmak cesur yürek ister. Cesur olduğumu sanmıştım, ne var ki günlerdir Amcam Dursun Ali’ye ne yazayım diyerek sordum kendi kendime, hani yanımda konuşacağım ikinci bir kişi olsa belki bir akıl verirdi bana, bildiğiniz gibi o da yok”. 




BU KİTABI HİÇ BİTMESİN DİYE HAVALANDIRMADA VOLTA ATARAK OKUDUM 

Şemdin Sakık, Dursun Ali Akınet’in kitabını, Nietzsche’nin kitaplarını okur gibi satır satır sindirerek ve havalandırmada volta atarak okuduğunu itiraf ediyor. 

Devam edelim; 

“En iyisi kitabı okuyayım ondan sonra yazayım diyerek Şimal Esintileri’ni okumaya başladım. Öyle düz yazı okur gibi değil. Filozof Nietzsche’nin kitaplarını okur gibi, satır satır, her satırı tekrarlayarak, anlayarak, hayalimde canlandırarak, daha doğrusu kendimleştirerek okumaya başladım. Her gün birkaç saat koğuşumun havalandırmasında volta atarak, sesli, hem de bir topluluğa okur gibi ses tonumu değiştirerek, el kol hareketleri eşliğinde okudum. Belkide ilk kez hiç bitmesin duygusuyla bir şiir kitabı okudum. Samimiyetle belirtmeliyim ki, birkaç kitap okumuş kadar doyuma ulaştım”. 


SEHER YELİNİN KOKUSUNU ALDIM, DAĞLARDA VADİLERDE YENİDEN GEZDİM 

Kanlı eylemleri sebebiyle ömür boyu ağırlaştırılmış hapse mahkum olan Şemdin SakıkAkınet’in şiirleri sayesinde yeniden dağları, ovaları ve vadileri gezebildiğini ve seher yelinin kokusunu aldığını ifade ederek devam ediyor mektubuna; 

“Sade, anlaşılır ve de basitleştirilmiş şiirleriniz sayesinde güzel ülkemin hemen tüm dağlarını, ovalarını, vadilerini yaylalarını yeniden gezmiş gibi oldum. Araziye bir asker gözüyle bakan biri değil, çiçeklerin, otların, seher yelinin kokusu alarak, hareketin sesini dinleyerek renklerin sınırsız tonunu görerek, yiyeceklerin tadını dilimde hissederek okudum. Şiirlerinizde geçen her şeyi adeta gerçeği gibi hissederek, yaşayarak okudum”. 


BİR GÜN ÖZGÜRLÜĞÜME KAVUŞURSAM KARADENİZ’İ BOYDAN BOYA DOLAŞACAK, LAZLARLA FINDIK TOPLAYIP HAMSİ YİYECEĞİM 

Sakık, duygusal mektubunda bir gün özgürlüğüne kavuşursa Karadeniz’i boydan boya gezip, Laz’larla fındık toplamayı hayal ettiğini söylüyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor; 

“Muş’ta komşularımız Laz’dılar, o çalışkan ve sevimli kişilikleri bende sempati uyandırmıştı. Yıllar önce şu an bulunduğum cezaevinde müdürlük yapan Trabzonlu Muammer Seyitoğlu isimli bir beyefendinin bana insani yardımlarda bulunması, Laz’lara duyduğum ve sempatiyi perçinlemişti. Karadeniz şiveli şiirleriniz ise beni bu güzel insanların bir parçasına dönüştürdü diyebilirim. Bir gün özgürlüğüme kavuşursam, ‘Karadeniz’i boydan boya gezeceğim, o güzelim insanlarla fındık toplayacağım, çay içeceğim, hamsi yiyeceğim’ hayali kudurttu. Önce hayalini kurmalı değil mi?” 

ŞİİRLERİNİZ İNSANI BİR HOŞ EDİYOR, İNSANDA UYKU HAPI ETKİSİ YAPIYOR 

Uyku hapı etkisi yarattığından bahisle şöyle devam ediyor satırlarına; 

“Şiirleriniz sayesinde resmi dilin aksine yerel şivelerin dili canlı kıldığını ve de yaşattığını öğrenmiş oldum. Gerçekten de dile hayat veren yerel ağızların ta kendisiymiş. Meğer ne büyük yanılgıymış resmi dili öğrenerek bir dili iyi konuştuğumuzu sanmamız. Meğer bir başkaymış ana dillerimiz. Şiirlerinizi kıdım kıdım okudum. Kitap başucumda, bir iki şiir okuyup öyle uyuyorum. Zira bir höse diyor insanı, uyku hapına dönüştürüyor adeta”. 


BİR ZAMANLAR BİR KIZ SEVMİŞTİM, ONUN İÇİN KÜRDİSTAN’I BİLE SATABİLİRDİM 

Sakık, 17 Ekim 2012 tarihinde kaleme aldığı mektubunda, belli ki kitaptan öylesine etkilenmiş ki,  

Duygu dünyasının içinde ne varsa bu mektuba dökmüş adeta. Bir zamanlar adını vermediği bir kızı çok sevdiğini ifade eden Sakık, onun için Kürdistan’ı dahi satabileceğini ifade ettiğini, ancak sevginin gücünden anlamayan bazı çevrelerce hain ilan edildiğini anlatıyor. 

Bakın nasıl? 

“Gerçi büyüklerimin yanında duygularımdan söz ederken yüzüm kızarır ama siz şairler aynı zamanda birer doktor olduğunuz için, size karşı mahrem olmamalı diye düşünüyorum. Bir zamanlar bir kız sevmiştim. Sevginin sınır tanımaz gücünü iyi bilen Sayın Can Dündar, bir mülakat esnasında ‘O günlerdeki duygularını birkaç cümle ile ifade edebilir misin?’ diye sormuştu. Öyle bir duygu yoğunlukluydu ki, o günlerde sosyalizm davasını, Kürdistan’ı, hatta bütün Türkiye’yi onun için satabilecek durumdaydım, vallahi de satardım billahi de satardım, diyerek cevap vermiştim. Tabii ki, mülakat yayınlandığında insanlar bu sözleri kaldırmadılar, bazıları hemen saldırıya geçtiler, beni bu sözümden dolayı kınadılar, sen delisin dediler. Öyle gerçekten de öyle, her aşk tam bir deliliktir, kendinden geçmedir, belki de kendine gelmenin ta kendisidir diyerek kendimi savunmuştum. Hala Şemdin’e güven olmaz, eline bir yetki geçerse ülkeyi sevdiği kadın için satabilir deyip beni kınıyorlar. Gönülden geçeni dile getirmek ne kadar da külfetliymiş! Neyse, işte yıllar önce bu şanssız kız için uzunca bir yazı kaleme aldım, duygularımı ifade ettiğimi, sanmıştım, şimdi yanıldığımı hissediyorum. Sanırım o günlerde her dörtlüğünde kutsal aşktan bir kadeh sunan şiirlerinizi okumuş olsaydım, galiba duygularımı daha güzel ifade edecektim, daha açık, daha romantik, daha kalbe dokunan, daha ete kemiğe bürünen bir üslupla yazmış olacaktım. Galiba o yazıyı yeniden ele almam gerekecek. Şiirleriniz sayesinde âşıkları, ozanları, şairleri, yalnızları, bağrı yanık çaresizleri bir kez daha hatırladım, bir kez daha arınmış oldum. İyi ki varsın arı ruhlu insan”. 


SONSÖZ 

Evet, gerçekten Şemdin Sakık’ın ifadesiyle arı ruhlu insan, romantik ruhlu şair Sayın Dursun Ali Akınet, sizi tanımaktan gerçekten onur duydum. 

Sizin gibi gönül telimizi titreten şairlerimiz eksik olmasın. 

Size ömür boyu sağlık ve uzun ömürler diliyorum. 

Sizin enfes ifadenizle “dünya üzerinden geçerken” size rastlamaktan ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. 

Her şey için sonsuz teşekkürler. 

Pamuk yüreğinize sağlık. 

Selam ve saygılarımla. 

  
banner530
banner531
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Şenol Çakır 2 yıl önce

Üstadım ellerine kollarına sağlık. Harika bir röportaj olmuş. Büyük bir keyifle okudum. Saygılar...

Misafir Avatar
MACİT GÜRBÜZ 2 yıl önce @Şenol Çakır

ÇOK TŞK EDERİM SEVGİLİ ŞENOL... VAROL...

Beğenmedim! (0)
banner532