İki kutuplu dünya çok kutupluluğa doğru evrilirken, batı emperyalizmi dünya devletlerini yeniden sınıflandırdı. Devletler “demokratik” olan ve olmayan şeklinde ayrıldı. Demokratik olmayan devletler de batık/başarısız (failed) devletler, kırılgan (fragile) devletler ve nihayet ne yapacağı belli olmayan serkeş (rogue) devletler olarak sınıflandırıldı.

Batık devletler, belirli bir toprak parçası üzerinde meşru otorite kullanma özelliğini (Weber) kaybeden, Güney Sudan ya da Somali gibi devletlerdi. Küresel sistemin efendileri bu devletlere müdahale edecekler, onları dışarıdan yöneteceklerdi.

Kırılgan devletler temsil ve hesap verebilirlikten, istikrarlı hukuk standartlarından, hükümet icraatını denetleyen anayasal kurumlardan yoksundu ve kendi sınırlarını denetleme kabiliyetleri zayıftı. Libya, Irak, Uganda, Guatemala gibi ülkeler bu kategoriye giriyordu. Küresel sistem bu devletleri reformlara zorlamak için baskı yapacaktı.

Serkeş devletler ise nükleer silahı olan ya da bu yönde çaba gösteren Kuzey Kore ve İran ya da iç savaş potansiyelini kendi bölgesine yayma eğilimi gösteren Suriye gibi devletlerdi. Küresel sistem bunları düşman olarak görüyordu.

Elbette bu sınıflandırma emperyalist bakış açısını yansıtıyordu. Burada esas sorunun egemenlikle ilgili olduğunu anlıyoruz. Egemen bir devleti, yani kendi sınırları içinde meşru otoritesi sorgulanamayan, hükümet icraatını denetleyecek anayasal kurumları olan demokratik bir devleti dışarıdan yönetmek, baskı yaparak ya da kurum ihraç ederek onu hizaya sokmak ya da dünyayı ateşe vermeden onunla savaşmak düşünülemezdi. Demokratik kurumları ve iç denetim mekanizmaları olmayan fakat ekonomisi ve silahlı kuvvetleri güçlü ülkeler için de aynı şey geçerliydi. Mesela Rusya ya da onun yedeğindeki Belarus ya da Çin gibi ülkelerin ABD tarafından ne yapacağı belli olmayan (rogue) devlet kategorisine sokulması bu ülkeleri etkilemiyordu. Bunlar dışarıdan yönetilemeyen, müdahale edilemeyen egemen devletlerdi.

Fakat Türkiye açısından durum biraz farklı görünüyordu. Son yirmi yıl içinde Saray anayasayı fiilen ortadan kaldırdı, demokratik temsil yeteneğini yok etti, yargı kurumlarını kendine bağladı, ideolojik hegemonya kurma çabasıyla “iç cephe”yi uzlaşmaz biçimde birbirine yabancı dünyalara böldü, silahlı kuvvetleri sadece iktidar partisine sadık parçalı ve budanmış bir yapıya dönüştürdü ve nihayet nüfus yapısını değiştirmeye çalışırken ülke sınırlarını denetleme kabiliyetini kaybetti. Millî ekonomisi yok edilmiş ülkenin varlıklarını satıp seçim kazanmak için etrafa para saçan, yandaşlarını zenginleştiren bir Saray Devleti oluştu.

Bu özellikleriyle Türkiye belirgin biçimde “kırılgan devlet” kategorisine giriyordu. Nitekim BM’nin 186 kırılgan devlet saptayan 2021 indeksinde Türkiye Tanzanya’dan sonra ve Nikaragua’dan önce, 63. sırada yer aldı.

Türkiye elbette Tanzanya gibi sömürge sonrası ya da Nikaragua gibi iç savaştan çıkmış bir yeni-sömürge değildi. Öyle olsaydı bu kadar gergin olmazdı. Millî iradeyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti yakın zamana kadar imparatorluk döneminden devraldığı sahici bir anayasa geleneğine sahip, 1960’dan sonra kuvvetler ayrımı uygulayan, gelişmiş yargı kurumları olan, siyasî iktidarların devletin kurucu ilkelerine meydan okuyamadığı, anayasal kurumlarca denetlendiği, basın yayın kurumları özgür, üniversiteleri özerk, sendikaları sahici bir ülkeydi.

Böyle özellikler taşımış bir ülkenin yirmi yıl içinde dönüşüm geçirerek kırılganlaşmasının giderek bir egemenlik sorununa yol açacağını anlıyoruz. Bütün iktidarın Saray’da kümelenmiş dar bir karar vericiler grubunda toplanması, bu grubun bizzat yarattığı menfaat şebekeleriyle birlikte sahip olduğu iktidarı sürdürmekte diretmesi kırılganlığı tehlikeli bir iç çatışmaya doğru tırmandırmaktadır. Çekirdeksiz Sultani üzüm fiyatını bile Cumhurbaşkanı’nın bizzat açıkladığı, aşırı ölçüde merkezileşmiş, tek bir kişide vücut bulmuş bir karar organının ülkenin jeopolitiğini pazarlayarak iktidarını sürdürmeye çalıştığı bu tuhaf yapıya “devlet” demek zordur.

Bütün bunlara ekonomiyi, eğitimi ve sağlığı, iktidarın tabanını oluşturan cemaatleri ve tarikatları, ülke içindeki sığınmacıları ve kaçakları yönetememe krizini, yanı sıra kaçınılmaz biçimde -yapısı gereği- her türlü yolsuzluğa bulaştığı için yönetici tabakanın dış güçlerin müdahale ve şantajına maruz kalmasını, dolayısıyla dışarıya her türlü tavizi vermeye hazır olmasını da eklediğimizde, Türkiye’nin esas olarak bir Devlet krizinden taşarak egemenlik krizine doğru yol aldığını herhâlde görmemiz gerekir.

Egemenlik krizi diğer krizlere benzemez. Yeni bir anayasayla devlet krizini, yapısal reformlarla ve baskıcı önlemlerle orta uzun vadede ekonomik krizi aşabilirsiniz fakat egemenlik krizi bir kez başladığında geri dönüşü çok zor olur. Sınırlarınızın içinde kullandığınız otoritenin meşruluğu kendi ülkenizin insanları ve dünya devletleri tarafından sorgulanmaya başlamıştır. Bu durumda yeni bir Kurucu İrade geliştirmeniz ve bu iradeyi bütün dünyaya meşru bir güç olarak, milletin iradesini tartışmasız biçimde temsil eden bir Kurucu Meclis’le kabul ettirmeniz gerekir. Bunun anlamı Devlet’in bütün organları ve kurumlarıyla yeniden yapılandırılmasıdır.

Bunu yapamazsanız, yasadışı faaliyetlerle güç kazanan ve parti devletine meydan okuyan mafyalaşmış örgütlerin, suç şebekelerinin, kendi bölgelerinde sorumluluk üstlenen etnik grupların, hatta devletin kolluk güçlerinden umudu kesen yerel toplulukların, holdingleşmiş tarikat ve cemaatlerin zamanla devletin işlevlerini üstlenmesi, hatta kıytırık siyasî partilerin dış politikada rol kapma girişiminde bulunması kaçınılmaz olur. Türkiye’de bu sürecin, yani kırılgan devletin batık devlete doğru değişim geçirme sürecinin başladığını anlıyoruz.

Demokratik yöntem ve yordamlar işliyormuş gibi davranan, her biri toplumdaki bölünmeleri yansıtan, devlet-altı grup çıkarlarını örtük biçimde temsil eden zayıf siyasî partilerin bu durumda kurtarıcı rolü oynaması düşünülemez. Bunların seçimler yoluyla iktidarı devralmayı başarabilmeleri hâlinde (küçük bir oy farkıyla) mevcut krizin bütün boyutlarıyla daha da artması, çıkar çatışmalarının alevlenmesi beklenmelidir. Bu partilerin mevcut yapıyı, krizleriyle birlikte olduğu gibi devralıp sürdürmekten başka alternatifleri olmayacaktır.

Devletleri kırılganlık belirtileri açısından ve çoğu devletin sahip olduğu standartlara göre inceleyenler, pek çok örnekte kırılganlığın belirli alanlarda, özellikle büyük kentlerde yoğunlaştığını görmüşlerdir. Gıda maddesi krizlerinin yaşandığı yerler, sığınmacı ve kaçakların ya da etnik ayrılıkçıların ayaklanma merkezleri günümüzde büyük kentlerdir. Bu merkezlerde olaylar patlak verdiğinde (Dışişleri Bakanı’nın tek bir cümlesi üzerine bayrak yakan ÖSO ve Suriyeli öğrencilerin tehditkâr bildirisi yakın geleceğin habercisidir) ülkenin silahlı kuvvetlerinin sadakati ve oynayacağı rol ister istemez önem kazanacaktır.

Türkiye’nin batık devlete dönüşmeden kırılganlıktan çıkması, egemenliğin Saray’dan alınıp millete iade edilmesi bütün yurttaşların ve partizan olmayan bütün devlet yetkililerinin en acil görevi olmalıdır.

banner533
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.