Cemil Meriç’in “izmler idrakimize giydirilen deli gömlekleri, itibarları menşelerinden geliyor; hepsi de Avrupalı” sözünü mal bulmuş mağribi gibi alıp kullananlar onun ideoloji çözümlemelerini tam okumamışlardır.  “İdeolojiler suni olarak imal edilmez, fertlerin bio-psikolojik köklerine, yani organik yapılarına ve özel tecrübelerine olduğu gibi sosyo-kültürel köklerine, yani içtimai kadrolara bağlı olarak kendilerinden doğarlar. Söylemeğe lüzum yok ki, bahsedilen ‘durum’lar fertlerin cemiyete, kolektif düşünce ve davranış modelleri vasıtasıyla dahil edildiği durumlardır (patterned situations).”

İhtilal ve savaş gibi durumlarda ise başka ve yeni durumlar ideoloji ve ütopyayı şekillendirir (Unpatterned situations). Demek ki ideoloji ve ütopya durumlara göre şekillenir, yeniden yorumlanır.

Ukrayna ve Rusya Savaşında tarafların ideoloji, tarih ve ütopya inşa etmelerine bu açıdan yaklaşmak lazımdır. İdeolojiler ve ütopyalar şu unsurlarla inşa edilir: Tarih, Konjonktür, Ekonomik ve Sosyal yapı, Siyasi ve kültürel organizasyon.

“İdeoloji devlet ve cemiyet hakkındaki bütün tasavvurları, sosyal pratiğin bütün ifadelerini kapsar. Yabancılaşmanın sırrı, insanların kendi şuurlarını bilmeyişlerinden ve ifade edemeyişlerindendir. Şuur kaçar, dağılır. Bu ifade edilmeyen veya bilinmeyen muhteva, yapılan ile yaşanılan ile bilinen arasındaki mesafeyi ve çatışmayı belirtir sadece. Sosyal realite ile, insanın bu sosyal realite hakkındaki şuuru arasındaki mesafeye çarpılış (distorsion) adını verir Mannheim.”*

Yapıp ettiklerimiz yani yaşananlar ile bilinen arasındaki mesafe açılmış görünüyor. Bu da yabancılaşmanın sebepleri arasında en başat olanı.

Bilinen, teorik bir alan düşünün: ideolojisi, ütopyası var. Yani sosyo kültürel temellerden bir kavramsal inşa ortaya çıkmıştır ve bu da milliyetçiliğimizin literatürünü ortaya koymaktadır. Kitabi olarak bir bilinen çerçevemiz mevzubahistir bu anlamda.

Bu bilinen, teorik yani literatür çerçevesine baktığınızda orada İsmail Gapıralı’dan Namık Kemal’e, Hüseyinzade’den Ziya Gökalp’e, Erol Güngör’den Galip Erdem’e, Atsız’dan Ercilasun’a zengin bir isimler sözlüğü, külliyatlar, devasa bir kütüphane belirir; arkasında daha büyük bir digitalötesi bir hafıza zaten oturmaktadır. O, tarihtir, kültür ve medeniyet tarihidir. Onun da arkasında mitoloji bütün zenginliği ile, destanlar, masallar, efsanelerden örülü bir atmosfer kurup kurup değiştirmektedir storyboard’ını… Oğuz Kağan’dan beri gelen bir arada yaşama sanatı ile Bilge Kağan kitabelerindeki bilgiler ve buyruklar Büyük Selçuk Kurultayına ulaşıp Tuğrul Beyin rüyasını yani İstanbul’un Fethini devlet ve cemiyet ruhu olarak nakşeder. Hoca Ahmet Yesevi’nin dergâhından alınan toprak Hacı Bektaş’taki dut ağacının dibine erişir birden. Ve sayısız devlet ve millet adamları Büyük Atatürk’ün “Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti bundan sonraki inkişafıyla âtinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır” muştusunu ellerinde taşımaktadırlar. Bizim Yunus bir topağacın ardından çıkarak “Sevelim Sevilelim/ Dünya kimseye kalmaz” deyiverir.

Bu öylesine uzar ki ansiklopediler yetmez. Kısaca bu devasa kültür ve medeniyet, bu literatür, bu kavramsal inşa yani bilinen çerçeve müşahhas bir ideoloji ve ütopya hatırlatması yapar.

Fakat dönüp yaşananlara bakılınca, yani yapıp ettiklerimize gelince bu ideoloji ve ütopyaya ait zenginlikten pek sarfınazar edildiğine, uzaklaştığımıza şahit oluyoruz.

Türk milleti bilinen ile yapıp ettikleri yani yaşadıkları arasındaki uçurumun farkında olsa belki şuurlanma için bir hamleye girişecek. Fakat yabancılaşma o kadar derinleşmiş ve yapıp ettikleriyle bilinen o teorik çerçeve arasındaki uçurum o kadar derinleşmiştir ki, bu açıklığı dizilerle uçmasına rağmen kapatamamaktadır.

Bugün milliyetçilerde yaşanan sorun budur. Türk milletinin yaşadığı yabancılaşma paralelinde bir şuursuzluk halidir ama milliyetçilerdeki ondan hiç de geri kalır değildir. Milliyetçiler bilinen çerçeveyi terennüm etmelerine arkalarında fon olarak bulundurmalarına rağmen bu yabancılaşmayı körüklemektedirler. Yapıp ettikleri ile bilinen teorik çerçeve arasında uçurum milliyetçi aydında bile derinleşmektedir.

İşte Zafer Partisi’nin ve Zafer Gençliğinin önündeki teorik birinci mesele budur. Bu uçurumu ortadan kaldırmak.

Bilinen, teorik çerçeve yani tarih bilinci, milli şuur uyanıklığı, Türk milliyetçiliğinin kültür ve medeniyet tarihi ile gerek toplumun gerekse milliyetçilerin yapıp ettikleri yani moral bozucu yaşantıları arasındaki uçurumu ortadan kaldırmak.

Bu uçurum ortadan kalktığında önce bir çarpılma ve sonra kendine gelme sağlanacaktır.

Bugün Zafer kadrolarını bekleyen Türkiye, hem içte hem dışta ikili ittifaklara zorlayan bir siyasi mütegallibe tarafından kuşatılmış bulunuyor.

Alıştırılmış çaresizlik içinde iki seçeneğe toplumumuz zorlanıyor. Üçüncü seçeneğin farkında olmak ve Zafer’e olan ümidini bir millî refleks haline getirebilmek kolay gözükmüyor.

Fakat tarihte de öyle değil midir? Kuvva-yı Milliye’ye de başlangıçta tam tekmil inananların sayısı elbette azdı. Başlangıçta Hz Âli, Hz Ebubekir ve Hz Hatice’den başka kaç kişi inanmıştı ki Kutlu Elçi’ye…

Hz İsa kaç kişi toplayabilmişti ilk vaazını verdiği tepeye?

Zafer kadroları o yüzden kutlu bir yola baş koymuş öncüler olarak dört temel sorunu çözecek programa sahip olmanın şuuru içinde yukarıda özetle vurguladığım teori ile pratik arasındaki uçurumu ortadan kaldırarak bilinen o kutlu emanete layık bir yaşantı işaret ediyor. Bilinen ile yayıp edegeldiklerimizi birbirine örtüştürürsek, birbirine uyumlu hale getirirsek bu 4’lü sarmaldan kurtulacağımızı ve Türk milletinin makus talihine yeneceğini düşünüyoruz.

Ekonomik kriz, sığınmacılar krizi, milli birlik krizi ve devlet krizi birbirini besleyen bir dördül sarmal olarak hem devletimizi hem milletimizi sıkmaktadır ve gün gün bu sarmaldan kurtuluş imkansızlaşmaktadır. İktidar ve tayin edilmiş muhalefeti bu krizi derinleştirmekten başka bir işe yaramamaktadır.

Zafer yolcuları önder oldukları için henüz kutlu yolu idrak edemeyenlere kem nazarlarla bakmazlar.

Zira yarının Türkiye’sini yani Zafer programını netice itibariyle bütün milletimizle hayata geçireceklerinin şuurundadırlar.

O yüzden iki kutuplu gerginlikten uzağız.

Hakka, hakikate yakınız. İpek böceğinin kozasını örmesi gibi ‘ev’i örüyoruz. ‘Ev’e yabancılaşmış her iki gerginlik veren ittifakı da reddediyoruz.

Çünkü Zafer Yolu, Türk milleti de artık kanaat getirmektedir ki, uçurumdan önceki son çıkıştır.

*Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İletişim Yayınları, İstanbul 2018, s: 300

banner533
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.