Halk edebiyatı, Türk halk kültürünün kaynağıdır. Edebiyat halkçılık, milliyetçilik ve Türkçülük akımlarıyla doğrudan ilişkilidir. Folklor, halk kültürü bilimi demektir.  Halk kültürü bilimi, kültür bilimlerinin bir parçasıdır. Buna göre folklor, kültür bilimlerince tanımlanan kültür kavramının özellikle halk düzeyindeki yanına işaret eder. Yalınlaştırarak karşılaştırıldığında, halk kültürü halkın masallardan, özdeyişlerden manilerden ve genel olarak düşünsel ve inançsal unsurlardan oluşan geleneksel birikimidir, diyebilirim. Kültür ise, bundan daha geniştir; dünden bugüne ve yarına hayatta kalmak için değişir, yeniden yapılanır ve gelişir. Oysa halk kültürünün, halk belleğinde kalan ve dilden dile aktarılan statik bir doğası vardır.

Yunus Emre, Türk kültür filozofu olduğu kadar, bir halk kültürü şairidir. Tekke şairi deyimi bu yüzden onu tam olarak anlatmaz. Türk halk kültürü Yunus’un şiirlerinde Türk kültürünün belleğinin önemli bir kısmını temsil eder. Halk edebiyatında halk şairi olmak, doğrudan halk kültürünün içinde olmaktır. Bu halk, 13-14. Yüzyıl Türk halkıdır ve Yunus, şiirleriyle doğal bir üyesi olduğu Türk halk kültürünün sadece tanığı değil, onu dünden bugüne ve yarına taşımakla kalmayıp aynı zamanda yaşayan temsilcisidir. Milli folklor, ya da milli halk kültürü bilimi, Yunus’un şiirlerini inceden inceye çözümlendiği oranda fark edilebilir. Türk kültürü, halk kültürü olmadan anlaşılmaz. Yunus, şiirlerinde Türk halk edebiyatının filozof-şairi olarak Türk halk kültürünü doğrudan ve dolaylı olarak sürekli hissettirir. Türk milletini millet yapan Türk kültürünün mayası, halk edebiyatıdır. Kopuzdan, ozanlık geleneğine; masallara, Türk özdeyişleri, atasözleri ve bilmecelerine kadar Yunus şiirleri, dinsellikten öte, milli formlara daha çok yer verir. İlk bakışta sıkı bir sofu, ümmi saf bir dindar gibi görünse de, bu yaklaşımın Yunus’un şiirlerindeki folklorik derinliği yansıtmadığını söylemek gerekir. O bir din tebliğcisi değil, halk kültürü temsilcisi şair-filozoftur.

Türklük bilinci, Yunus’un şiirlerinde neredeyse her dizesinde folklorik temalarla kendini gösterir. Doğaldır ki dinsel söylemler, dönemin Arapça ve Farsça gibi yabancı dillerden Türkçeye taşınmış kalıp deyimler ve söyleyişlerden ibarettir. Birey olarak İslam kültüründendir ama Yunus herhangi bir dinin adamı değildir; Türk halk kültürünü yaşatmak ve sonraki nesillere aktarmak için bütün şiirlerinde Türk halkının maddi-manevi belleğini uyaran, canlandıran ve geliştiren bir amaç ve yöntem izlemektedir. Yunus, Baksı kültürünün en önemli temsilcisidir. Şiirlerinden seçilen belli başlı örneklerde onun Türk halk kültürünü nasıl yansıttığını görürüz.

ARAPÇA VE FARSÇA BASKISINA KARŞI TÜRK HALK KÜLTÜRÜ

Yunus Emre’nin yaşadığı yüzyılda Arapça ve Farsça, Türklerin kurduğu ülkede İslam kültürünü temsil eden yabancı diller olarak baskın unsurdu. Dil, düşünce ve kültürün en önemli taşıyıcısı olarak, Türklerin entelektüel, siyasi ve toplumsal yaşamına iyiden iyiye yerleşmişti. Siyasi ve idari alanda Farsça, bilimsel ve kültürel alanda Arapça egemendi. Büyük çoğunluk olan Türk halkı ise Yunus’un şiirlerinde temsil ediliyor, konuşuluyordu. Ancak Türkçe, ne siyasi ne de kültürel alanda baskın bir dil olmamış; Arapça ve Farsçanın gölgesinde kalmıştı. Dili, yabancı dillerin baskısı altında kalan Türk halkları siyasi ve kültürel açıdan temsil edilmediği gibi, duygu ve düşünce olarak da kendilerini anlatacak dilsel olanak bulamıyordu.

İslamiyet öncesi Türk hayatında idare eden sınıfla idare edilen sınıf arasında hayat ve kâinat anlayışı bakımından büyük bir fark yoktu. Aynı ortak sade dille “ozan” adı verilen şairler tarafından “kopuz” adı verilen sazla, koşuklarla çoğunlukla aşk ve tabiat şiirleri, büyük hadiselerin manzum hikâyesi destanlar veya matem için yakılan sagular, çeşitli inanç veya dinlerin havası altında, Türklerin estetik heyecanını karşılamıştır. İslamiyet‟in kabulünden sonra da göçebe veya yerleşik biçimde yaşayan halkın iktisadi hayatında sürekli değişiklikler olmadığı için zevk ve yaşam şekillerinde eski anane devam etti. Zamanla şehir ve kasabalarda kurulan medreseler sınırlı sayıdaki insanın İslam ilimlerini öğrenmesini ve bilgi bakımından üstünlüğü sağlamıştır. (Bars,  2017: 1080-104).

Yunus Emre, İslam ilimleri adı altında medreselerin yazılı dinsel kültürleri karşısında Türk’ün milli karakterini ve duygu-düşünce birliğini yansıtan Türkçe ile şiirler yazmış; bu şiirlerinde Türk halk kültürünün İslam öncesi dilsel ve kültürel motiflerle kendi zamanına kadar sürekliliğini sağlamıştır. Yunus Emre, İslam öncesi ve sonrası Türk halk kültürünü birbirine bağlamış; yeni dinin Türk kültür yaşamını kesintiye uğratmasını önlemiştir.

Halk telakkisi üstünlük duygusuna kapılan medreseliler tarafından sınıflandırılarak “havas” ve “avam” sınıfları doğmuştur. Medreseliler dışında siyaset ve askerlik alanlarında mühim roller oynayan, devletin veya sarayın himayesini gören “eşraf” ve “zâdegân” adlı zümre ortaya çıkmıştır. Bu zümre tarafından da Arap ve İran edebiyatının taklidi ile başlayan divan edebiyatı ortaya konulmuştur. 1908‟den sonra Türkçülük ve milliyetçilik davalarına paralel biçimde folklor cereyanı kendisini göstermiştir. Halk kültürü ile aydınların bilgi ve kültürleri arasındaki sınırları tespit etmek, Türk halkının maddi ve manevi hayatını bulmak düşüncesiyle halk edebiyatı tasavvuru ortaya çıkmıştır. (Bars, 2017: 1080-1104).

1908’den sonra ortaya çıkan Türkçülük ve milliyetçilik akımları, Halk edebiyatı sayesinde yüzyıllardır süren Arap ve Fars kültürünün baskısı altında kalan Türk halk kültürünün araştırılması ile aynı dönme rastlamaktadır. Bir halk kültürü ve Türk filozofu olarak Yunus Emre bu çerçevede keşfedilecektir. Türk halkının maddi ve manevi hayatına ilişkin düşünce, duygu ve pratikleri Yunus’un şiirlerine fark edilecektir. Bununla birlikte, bazı şiirlerinde Yunus’un İslam dinine ait kavramları kullanması, Yunus araştırmacılarından çoğunu yanıltmış; onu 14. Yüzyılın “garip bir dervişi” gibi yüzeysel bir figür olarak ele almalarına yol açmıştır. Bugün de olduğu gibi her milletten farklı düşünür, şair ya da filozofların milliyetlerine meraklı olup köylerine, kabilelerine ve aşiretlerine kadar onların kimliklerini vermekten haz duyan bazı araştırıcılar, konu Yunus’a gelince onun bir Türk filozofu olduğunu telaffuz etmekten geri durmuş;  “şiirlerini Türkçe yazsa da, o bir İslam sufisi ya da samimi bir dindar derviş” ‘uyarısında’ bulunarak Türk dilini ve kültürünü açıkça yansıtmasını tuhaf karşılamışlardır.

Onlara göre Yunus, şiirlerini Türkçe yazsa da; şiirleri, İslam öncesinden kendi dönemine kadar, Türk halk kültürünün sürekliliğini ve canlılığını temsil etse de, ‘bütün bunlara rağmen’ o, İslam dinine bağlı ve onu halkın diliyle anlatan bir sufidir.  Aynı sorun Farabi konusunda kendisini gösterir. Doğudan ve Batıdan benzer araştırıcılar, bu kez de, ‘Farabi Türk olsaydı, felsefe yazılarını Türkçe kaleme alırdı, demek ki Arapça yazdığına göre o, Arap olmasa da en azından Türk değildir’ savını öne sürerler. Bunun açıklaması şudur: Bir yapıt Türkçe yazılsa da, bu, Türklerden bir düşünür, bir filozof çıktığına kanıt oluşturmaz. Türkçe dışında yazan da zaten Türk değildir’.

İşte bu yaklaşım, Yunus Emre’nin şiirlerini dinsel, mezhepsel ve ideolojik acelecilikle ve önyargı ile değerlendirmekten başka bir şey değildir. Yunus, bir din tebliğcisi, bir vaiz ya da garip bir derviş değil, sözcüğün tam anlamıyla Türkçe duyan, Türkçe düşünen ve Türkçe yazan bir Türk filozofudur.

Türkler, İslam’la tanıştıklarında onu kendi kültürlerine göre yorumladılar. Türk tasavvufu, kurum ve yorum olarak Ahmet Yesevi (ö. 1167) ile birlikte Türk halk kültürüne göre şekillendi. Türkler, öne sürüldüğü gibi İslam’daki bütün kurumları almadılar; İslam tasavvufundaki “şeyhliği, mürşitliği” yalnız ad olarak da değiştirmediler. (Torun, 2005: 68/18-31) Dede, baba, ata kavramlarını şeyhlik, mürşitlik yerine kullandılar; ama aynı zamanda anlamlarını da kendilerine göre değiştirdiler. Yunus Emre şiirlerindeki Türk halk kültüründe bunun örneklerini görebiliriz.

Her ulusun olduğu gibi Türk ulusunun da kendine özgü kültürel değerleri vardır. Bu değerler halkın maddi-manevi duyuş, düşünüş ve uygulamalarıdır. Çağımızda kültür bilimleri ve buna dayalı olarak oluşan kültür felsefesi; etnoloji, tarih, edebiyat, kültürel antropoloji, din bilimleri, dilbilimi, sanat tarihi, tıp, hukuk ve sosyoloji ile çok yakından ilişkilidir. Doğaldır ki Yunus döneminde bu bilimleri aynı adlarla mevcut değildi, ancak Yunus şiirlerinde halk kültürünün izlerini bugünün gözüyle aramaya giriştiğimizde, anılan bilimlerle ilişkisini kurmak zorundayız.

Yunus Emre, pek çok şiirinde binlerce yıllık Türk halk kültürünü kendi döneminden bugüne ve yarına taşır. Başka bir yazının konusu olarak ele alacağım Yunus’un Türkçesi hem genel olarak Türk kültürü, hem de halk kültürünün en temel unsurudur. Yunus Türk kültürünü kullandığı arı-duru Türk dili ile aktarır.

YUNUS ŞİİRLERİNDE TÜRK HALK KÜLTÜRÜNDEN BAZI ÖRNEKLER

Yunus Emre, Türk düşünce ve kültürünün önde gelen temsilcilerinden Mevlana (ö.1273), Ahi Evren (ö. 1261), Hacı Bektaş-ı Veli (ö. 1275), Sultan Veled (ö. 1313), Seyyit Mahmud Hayrani (ö.1268) ve Sarı Saltuk (ö.1298) ile çağdaştır ve bunlardan birçoğuyla da görüşmüştür. Çağdaşları arasında önceden vefat edenlerden Fakih Ahmed’i (1221) Geyikli Baba’yı (ö. 1326-1356 arası), Geyikli baba’nın musahibi  Seydi Balum’u ve Ahmed-iKebir lakabıyla bilinen  Ahmet er-Rifai’yi (1182) şiirlerinde (Tatçı, 2020: 43-45) övgüyle anmaktadır. Yunus’un övgüyle ve hayranlıkla söz ettiği bu düşünürlerin hepsi Türk halk kültürünü yapıtlarında yansıtan isimlerdir.

Yunus’a Tapduğ u Saltuğ u Barak’dandır nasib

Çün gönülden cuş kıldı ben niçe pinhan olam”

dizelerinde Yunus Tapduk’tan, Barak Baba ve Sarı Saltuk’tan nasiplenmiştir. (Tatçı, 2020: 67)

Yunus’un halk kültürü Türk erenlerin inanç, kültür ve tarihsel birikimlerinden doğmaktadır.

YUNUS EMRE’NİN TÜRK HALK KÜLTÜRÜNDE DİNLER

Türk halk kültürü, bütün dinleri ve Yunus’un dediği gibi, yetmiş iki milleti bir ve aynı görür. Hiçbir din, mezhep ve milletin ayrıcalığı yoktur. Bütün insanlık birdir. Bütün dinler de tek bir hakikatin farklı dillerde söylenişinden ibarettir. Türk halk kültürü hepsine bir nazarla baktığı için, insancıldır; evrenseldir ve özgürdür. Yunus halk kültürünün farklı dinlere nasıl tek bir nazarla baktığını o yalın Türkçesiyle şöyle dillendirir:

Dört kitabı şerheden asidir hakikatte

Zira tefsir okuyup manisin bilmediler (Tatçı, 2020: 59)

Dört kitap aynı anlama gelir. Açıklamalarını okudukları halde bir tek hakikati ortaya koyduklarını anlamadıklarından yakındığı kimselere Yunus böyle seslenir.

İlim kavramı, İslam düşüncesi tarihinde özellikle Gazali’den(ö. 1111) başlayarak bugüne kadar İslam dünyasında genellikle “dinsel ilim ya da ilimler”i anlatmak için kullanılmaktadır. Oysa Yunus ilime, herhangi bir dinsel anlam yüklemez; ona göre ilim, tıpkı Sokrates’ten beri söylendiği ve bilindiği üzere, insanın önce kendisini bilmesinden başlar. İlk adım budur.  Platon, Alkibiades 1-2 adlı diyaloglarında bilmeyi, yani ilmi, ilk önce kişinin kendisini bilmesi ile başlatabileceğini söyler.

İlgili diyalogu kısaltarak alıyorum:

Nice kötülüklerin sebebi, asıl ayıp olan bilgisizlik de bilmediği halde bildiğini sanmaktır.

İşte bunun için de hiçbir şey öğrenmeden devlet işlerine atılıyorsun… Ama böyle davranan yalnız sen değilsin, işlerimize bakanların çoğu böyle; ancak bir kaçı, vasin Perikles değil.

Peki, ayakkabının ne olduğunu bilmeseydik, ayakkabıyı hangi sanat daha iyi kılar, bilir miydik?

Bilmezdik.

Yüzüğün de ne olduğunu bilmeseydik, onu daha iyi kılan sanatı da bilmezdik, değil mi?

Peki, kendimizin ne olduğunu bilmesek, hangi sanatla kendimizi daha iyi kılabiliriz, bunu bilebilir miyiz?

Bilemeyiz.

Kendinin ne olduğunu bilmek kolay bir şey midir ve o kendinin ne olduğunu bil yazısını Pytho tapınağına yazan düpedüz bir insan mıydı? Yoksa herkesin elinde olmayan güç bir şey midir?

Kendimizin ne olduğunu bilirsek, kendimizle nasıl ilgilenebiliriz; bu bilgi olmazsa, kendimiz neyiz hiç bulamayız.

Demek, ayakkabıcıyla kitaracı, gözlerini, ellerini kullandıkları için gözlerinden, ellerinden ayrıdır.

Peki bedeni kullanan ruh değil de nedir?

İnsan şu üç şeyden biridir. Ruh, beden veya ruhla bedenin oluşturduğu bütün.

Peki bedene emreden bedenle ruh bütünü mü ve bu bütün insan mı?

Demek, “kendinin ne olduğunu bil” diyen o söz, bize, ruhumuzu bilmemizi emrediyor. Demek, bedeninin bir parçasının ne olduğunu bilen kimse, kendine ait bir şeyi biliyor, kendinin ne olduğunu değil.

Peki, hangi şeye bakalım da, hem kendimizi, hem o şeyi görelim?

Alkibiades: Aynaya herhalde veya bunun bir benzerine?

Sokrates: Doğru. Ama gözde, bize her nesneyi gördüren gözde, buna benzer bir şey yok mu?

Kendinin ne olduğunu bilmek bilge olmaktır dememiş miydik?

Biz de kendimizin ne olduğunu bilmezsek, bize ait şeylerin gerçekten bize bizim olduğunu bilemeyiz, değil mi?

Öyleyse, bilge ve iyi olmadıkça kimse mutlu olamaz. Demek ki kötü adamlar bahtsızdırlar.

Bu bahtsızlıktan da bilge olarak kurtulunur, zengin olarak değil. (Eflatun, 1-2/1943: 41-75).

Yunus dizelerinde bu Sokratik diyalogu, Platon’dan 1500 yıl sonra,  son derece yalın Türkçesiyle, hem de kısa ve özlü olarak şöyle yineler:

İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin ya niçe okumakdır. (Tatçı, 2020: 59).

Türk halk kültürü Yunus’un bu şiirinde, Anadolu’da doğmuş Antikçağ felsefesiyle, Platon’la buluşur.

Türkler, İslam dinini, kendi kültürel kodlarına göre yorumlamışlar; Anadolu’ya özgü din anlayışını oluşturan bir halk kültürü yaratmışlardır. Yunus Emre, İslam dininde olmayıp Türk halk kültürüne mal olmuş şeriat, tarikat, marifet ve hakikat ile dört kapı ve bu kapılara bağlı olarak kırk makamdan söz eder. Halk kültürü, İslam dinini bu kapı ve makamlarla kendi din anlayışını yaratmıştır.

Şeriat tarikat yoldur varana

Marifet hakikat ondan içeri

Kırk bin kırk dört tabakat meşayıh evliyalar

Dört kapıdır kırk makam dem evliya demidir

Evvel kapı şeriat geçse andan tarikat

Gönül evi marifet aşk hakikat içinde (Tatçı: 2020:106).

Dört kapı Kırk Makam, yalnız Yunus’un dizelerinde değil, bütün Anadolu Türk halk kültürünün en önemli kültür fenomenlerindendir.

Türk halk kültüründe din, sevgidir, hoşgörüdür ve aşktır.  Aşk, en genel anlamda, sevgidir. Yunus’un çoğu dizelerinde dile getirdiği gibi, “sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” felsefesinin özü, aşktır. Aşkın dini, kitabı, diyaneti yoktur. Sıradan bir Türk’e dini sorsanız, birkaç kelimeden başka bir şey söylemez; ama gönlü insana ve insanlığa sevgiyle, aşkla doludur. Dinsel sözcüklerle değil, gönlü ile sever.

Yunus, aşk ve aşıkların ne dini, ne diyaneti olduğunu açıklıkla söyler:

Din ü millet sorarsan aşıklara din ne hacet

Âşık kişi harab olur aşık bilmez din diyanet

Aşıklarun gönli gözi ma’şukına gitmiş olur

Ayruk suretde ne kalur kim kılısar zühd ü ta’at

Ta’at kılan uçmagıçün din tutmayan Tamu içün

Ol ikiden fani olur neye benzer bu işaret. (Tatçı, 2020: 230).

Halk kültüründe sevgi ve aşk, uçmağ karşılığında ya da tamu korkusuyla gerçekleşmez; Türk halk kültüründe Hakk’ı sevmek, O’na aşk duymak karşılıksızdır, kendiliğinden meydana gelen içten bir bağlılık ve duygudur. Yunus Emre bu dizelerinde Hakk’a yönelik zühd, taat ve aşkın hiçbir çıkar karşılığında hakikat ifade edemeyeceğini açıkça söylemektedir.

Türk halk kültüründe doğum, ölüm, düğün, gelinlik, avcılık, Leyla ve Mecnun hikayesi, ölüm anında yas tutarken yaka yırtma, kadınların saçını dağıtması ve ziyafet gibi günlük yaşamın çeşitli şekillerinde rastlanmakta; Yunus Emre bu ve benzeri İslam öncesi  unsurları dizelerinde  sufi terimlerle doğrudan ya da dolaylı olarak vurgulamaktadır.

Bunlardan birkaç örnek vereyim:

Doğum

Yürür idüm anda pinhân Hak buyrugı virmez aman

Vatânumdan ayırdılar bu dünyeye düşdi gönül (Tatçı, 1990:152/3)[1]

Beni beşige urdılar elüm ayagum sardılar

Öndin acısın virdiler tuz içinde düşdi gönül (152/4)

Günde iki kez çözerler başı›na akça dizerler

Agzuma emcek virdiler nefs kabzına düşdi gönül (152/5)

Buna göre çocuk tuzlanmakta veya tuzlu su ile y›kanmakta, sonra kundaklan›p beşiğe yatırılmakta, kundak günde iki kez çözülmekte, çocuğun başına para veya altın dizilmekte, ağzına emzik verilmektedir. Bu uygulamaların pek çoğu bugün özellikle Türkmen folklorunda sürdürülmektedir. Ancak burada Yûnus, bütün bu uygulamaları tasavvufta en büyük düşman olarak kabul edilen nefsin eline düşmek olarak nitelemektedir.(Torun, 2005: 18-31).

Yaka Yırtma

Yarın mahşerde ben yırtam yakam

Niçe feryâd idem bu aşk elinden (262/5)

Karlı taglarun başında salkım salkım olan bulut

Saçun çözüp benüm içün yaşın yaşın aglar mısın (270/6)

Yağma

Eski bir Türk geleneği olan yağma, şölenlerin önemli bir bölümünü oluşturur. Hakanlar, beyler bir güç gösterisi olarak önemli bir olay sonucunda büyük ziyafetler düzenlerler, ziyafetin sonunda katılanlar ziyafet mahallinde bulunan her şeyi alıp götürme hakkına sahiptir. Bu tür sofralara Osmanlı döneminde han-ı yağma (yağma sofrası) adı verilmiş, halk arasında da yağma Hasan’ın böreği biçiminde şöhret bulmuştur. Yûnus bu geleneğe işaret ederek, hakikati bulduktan sonra geri kalan her şeyini yağmaya verir (Torun, 2005:18-31):

N’iderüz dirlik suyın biz cânı yagmaya virdük

Cevherleri sarrâflara ma’deni yagmaya virdük (143/1)

Bizüm il bâzirgânı hiç assı gözetmedi

Çün ass› bizüm degül ziyânı yagmaya virdük (143/2)

Dîn ü millet bâzârın yagmalad›

Geçdük bitmez sagışdan zamânı yagmaya virdük (143/8)

Dost yüzin göricegez niçe karâr kılsun bu cân

Yagmaya virür ol demde yüz bin zâhid dîn ü îmân (259/1)

Yunus, Hakk’ı hakikati bulduktan sonra din ve diyaneti bir yana bırakır. Artık hakikat yoluna düştükten sonra her türlü vasıta yağma olur; önemsiz kalır. Türk halk kültüründe din ve diyanet değil, ahlak ve örf belirleyicidir. Hakikat, Türk kültürüne sonradan eklemlenen doğa üstü kurallarla bilinemez ve hiçbir bukağı Türk’e nasıl yaşaması gerektiğini öğretmeye yetmez. Bağlamaz da. Çünkü Türk kültürü için her şeyde saklı hakikat hiçbir vasıtayı kutsal kılmaz. Bu hakikat, insanlığın ortak değeridir. Türkler, kendilerini belli bir din ya da mezhebe bağlı kılarak insanlık ailesini görmezden gelmez. Türklerin insan sevgisi ve evrensel hakikat sevgisi, Yunus gibi filozofların şiirlerinde yankısını bulur.

SONUÇ

Yunus Emre’nin hemen bütün şiirlerinde açık veya gizli Türk halk kültürünün pek çok unsurlarına rastlayabiliyoruz. İslam öncesi ve sonrası Türk kültürüne ait mitoloji, inanç, günlük yaşama dair adetler, görenekler, masallar, bilmeceler, atasözleri Yunus’un sufi terminolojisi ile anlatılır. Bütün şiirleri Türk halk kültürü açısından daha ayrıntılı ve bütün olarak incelenmeye değerdir. Bir makale boyutunda sadece ipucu verecek bir analizde bulundum. Yunus, şiirlerindeki Türk halk kültürünün pek çok unsurlarına yer vererek bir yandan İslam öncesi ve sonrası Türk kültürünü unutulmaktan kurtarırken, diğer yandan, din kalıbıyla gelen Arap kültürüne karşı kültürel bir direnç göstermektedir. Kendisinden 226 yıl önce, Divanu Lügat-it-Türk adlı filoloji şaheseri, Yunus’un arı ve ustaca Türkçe şiirlerinin kilometre taşlarını döşemekle kalmamış; ona, Türk kültürünün Türkçe ile binlerce yıldır taşınan temel özelliklerini de kazandırmıştır. Yunus’u yalnız Türkçe şiirler yazan bir ozan gibi düşünmek bu bakımdan çok yanıltıcı olur. Şiirlerinin ardında, binlerce yıllık Türk kültürünün tinsel ve maddi gücü vardır. Yunus bu gücü, Anadolu Türk halk kültürünün yaşaması ve sonraki nesillere aktarılması için kullanmış; dini, bir Türk gibi nasıl algılayıp kültürün renklerinden biri olarak sindiririz sorusunun yanıtını da vermiştir.

Kaynakça

BARS, M. E. (2017). Yunus Emre‟nin Deyişlerindeki Halk Edebiyatı Unsurları Üzerine Bir Değerlendirme. Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, 6(2), 1080-1104.

Torun, A. (2005). “Yunus Emre ve Halk Kültürü”, Milli Folklor, Yıl 17, Sayı 68.

Tatçı,M. (2020). Yunus Emre Divanı, İstanbul: H Yayınları.

Eflatun (1946).  Alkibiades1-2, Çev. İrfan Şahinbaş. Ankara: MEB Basımevi.

[1] Mustafa Tatçı, Yunus Emre Divanı, H Yayınları, İstanbul 2020 (ilk numaralar şiir; ikinci numaralar dize numarasıdır).

banner533
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.